“Çıkar Şu Şapkayı Kafandan”
Eleştiri yazılarını severek takip ettiğim, düşüncelerinden faydalanmaya çalıştığım eleştirmen/ çevirmen Erhan Altan, 20 Ağustos 2026 tarihinde K24 sitesinde bir yazı kaleme aldı.
Yazıda yaptığı şeyi şöyle okudum: Berlin’de katıldığı bir şiir etkinliğindeki gözlemlerinden yola çıkarak bir terime ulaşmak ve bu terimi eleştirisine bir kriter olarak kullanmak. “Şiirin popu” diyerek ürettiği eleştiri terimini, şiir etkinliğine katılan bazı şairlerin şiirlerinin zayıf olduğuna dair bir küme olarak tanımlıyor.
Altan, ister istemez – bir tanımlama yapmanın zorunlu sonucu olarak- bir kümenin çerçevesini çiziyor ve bu şiir tarzının “özgül bir tür” ifadesini kullanarak, dört özelliği olduğunu varsayıyor. Bu dört özelliği “bir değişimi saptamaya çalışmak” amacıyla tespit ettiğini söylese de, bu ifade (popun şiiri) şairlere getirilen bir eleştiri aynı zamanda. Kendisi “yargılamıyorum” ifadesini kullansa da her eleştiri bir tür yargılama barındırır.
Bu dört özelliği şöyle sıralıyor:
“a) akışı fazla engellemeyen bir serbest nazımda yazılmış;
b) içlerine bir miktar İngilizce veya Fransızca sözcükler serpiştirilmiş;
c) yine içlerine bir miktar bel altı sözcükler (fuck, asshole) serpiştirilmiş olmaları;
d) son olarak da (yüksek) sesli okunmaları gerekiyor.”
Bu gözlemleri uluslararası bir şiir etkinliğinde tespit ettiğini de ifade ediyor Altan ve bir terim daha kullanıyor: “şiirin ulusaşırılaşması.” Şiirlerinde bu dört öğe bulunan şiirlerin şiir tarihine borçları olduğunu ifade ediyor. Ve bu borcu “en azından şimdiki haliyle” ödemediklerini de söylüyor:
“Şiirin tarihinden bir şeyler almış, ama ona geri verecek bir şeyleri olmayan bir şiir – en azından şimdiki haliyle.”
Erhan Altan’ın “şiirin popu” diyerek belirginleştirmeye çalıştığı küme daha önce bir ayrım ile zaten belirginleştirilmişti. “Pop Art” diyerek kavramsallaştırılan bir sanat kendini, kendi dışında kalanlardan ayırmıştı. Ve ayrım “pop art” ile “popüler art” arasında olmuştu. Konumuz şiir olduğu için “pop şiir” ve “popüler şiir” ifadelerini kullanmamız gerekiyor. Erhan Altan, bu iki terimi kullanarak yazsaydı söylediklerini daha iyi ifade edecekti. “Popun şiiri” ifadesi hayli sorunlu o yüzden. Şöyle düşünebiliriz, pop zaten şiirden daha geniş bir kavram. Popun şiiri diyerek Altan aslında “popüler şiir” demek istiyor. Sıraladığı; kolay anlaşılırlığı, yüksek sesle okunmayı, İngilizce ve Fransızca kelimeler serpiştirmeyi, bel altı ifadelerin kullanımını şiir için olumsuz olarak işaretliyor olmalı ki bunları kullanan şairlerin şiirlerine bu eleştiriyi getiriyor.
Burada pop şiir ve popüler şiirin kategorik bir ayrımı söz konusu. Oysa bir şiir, popüler olarak ya da pop olarak kendi varoluşunda değer kazanabilir. Nazım Hikmet, Orhan Veli gibi şairleri popüler şairler olarak gösterebiliriz. Aynı zamanda pop art’a dair de belirli tespitleri bu şairlerin şiirlerinden çıkarabiliyoruz. Gündelik olanı sanata taşıma, eleştirel dil, markalara ve modaya ait imgeleri kullanma, avangart özellikleri barındırma. Pop art, aynı zamanda avangarttır da. Yenilikçi ve öncü, sansasyonel, bel altı, kolay anlaşılır ve yüksek sesle okunabilir.
*
Geçtiğimiz aylarda şiir kitabımın Meksika’da yayınlanması dolayısı ile Mexico City’de bir dizi etkinliğe davetliydim. Bir sunum da hazırlamıştım. Kendi yazdığım şiirin belirli özelliklerini sıralarken şu ifadeyi kullanmıştım: “Kendimi tarz olarak pop şiir yazan bir şair olarak da adlandırabilirim.” Erhan Altan, yazısında “hiçbir şairin kendisini pop olarak gördüğünü sanmıyorum” ifadesini kullanıyor. Yanılıyor. Ve etkinliğe katılan şairlerin rap’e yaklaşan bir stili olduklarını da ifade ediyor. “Kolayca anlaşılmaya direnen ‘zor’ şairler” Altan’a göre diğerlerinden daha nitelikli eserler verenler oluyor. Popun şiirinin büyük yayınevlerine girip yaygınlık kazanmasından da rahatsız.
Tesadüf olmalı ki, Meksika’daki yayıncım, aynı zamanda şair olan Roberto Amézquita hem benim etkinliklerimi düzenleyen kişiydi hem de düzenlenen üç etkinliğin birine katılım sağladı. Erhan Altan’ın Berlin’deki, davetli olarak katıldığı etkinliklerde de Roberto, Meksika’dan katılan konuk şairdi. Roberto, bir konuşmamızda Almancayı şiir okuyarak öğrendiğini söylemişti. Etkinliklerim “ulusaşırı” sayılırsa Altan’ın bahsettiği kategoride yer almış oluyorum. Şiirlerim kolay anlaşılabilir, aralarında İngilizce ifadeler olan, belaltı ifadeler taşıyan ve kasıtlı olarak ayağa kalkarak okuduğum şiirlerdi. Altan ile tesadüfen, yaklaşık bir ay ara ile aynı deneyimleri yaşamış gibi olduk.
Şiirin uluslararası festivallerde “kitlesel zevk” oluşturması da Altan’ın eleştirdiği ve olmasını istemediği bir durum. Fakat kendisi de orada. Yani bu tür festivallerin sunduğu imkanlar sayesinde şairlerin birbirlerinden öğrenecekleri şeylerin yanında, oraya çağrılmaması gereken şairler – popüler dinleyicileri olan isimler – sorun olmamalı.
Erhan Altan’ın çizdiği tabloya göre, seslendirilmesi daha zor olan şairler oraya davet edilmeli gibi bir sonuca ulaşıyoruz. Deneysel şiir okuyarak bir salonu doldurmak mümkün olmasa gerek.
“Değişen, ulusaşırı bir kucaklaşmayı yaşıyor olmamız. Bu şiirler görece kolay çevriliyorlar. Modernite gecikmesinin de ortadan kalkmasıyla –içlerinde en ‘becerikli’ olanlardan başlamak üzere– kitaplar çevriliyor, “uluslararası” festivaller böylece şenleniyor. Kimseyi yormayacak bir kitlesel zevk böylece oluşmuş, ülkesine göre minik baharat varyasyonları kitlelere bir sokulma fırsatı olarak sunulmuş oluyor.”
Oysa sanattaki ulusaşırı stil, Altan’ın benden daha iyi bildiği “somut şiir” stilini ortaya çıkardı. Almanya’da Brezilya’da ve çeşitli ülkelerde şairler birbirlerinden stil devşirdiler. Behçet Necatigil, Kareler ve Aklar kitabının zeminini, Yüksek Pazarkaya ile Almanya’da çalışıp, somut şiirin içinde buldu.
Dünyanın farklı ülkelerindeki sanatçılar Beat kuşağından bir stili transfer ederek kullandı ve bunun değişik versiyonlarını ürettiler. Olumlu sonuçları oldu. Yüksek sesle, ayağa kalkarak, kolay anlaşılır ve çevrilebilir, arasına İngilizce ve Fransızca kelimeler serpiştirilebilir, belaltı ifadeler kullanılabilir ve akışı engellemeyecek serbest nazım kullanılabilir. Bunların hiçbirini bir şiiri niteliksiz olmaya götüren yola döşenen taşlar olarak değerlendiremeyiz.
İkinci Yeni, sahip olduğu stilin büyük bir çoğunluğunu Fransız şiirinden devşirdi. Sürrealizm ve DADA her ikisi de evrensel bir stildi ve Garip şiirinin bence ana damarı bu iki stildi. Türk şiirine de etki etti yani.
Bu evrensel, “ulusaşırı ortak zevk” için daha çok örnek verebilirim fakat bu zevki üreten şeyin Erhan Altan’ın bahsettiği “günümüzde şapka takıp etkinliklere katılan, rap’e benzeyen şiirler okuyan” şairlerden kaynaklanmadığını ve bu durumun bugüne ait olmadığını söylemek lazım. Altan, bu ulusaşırılığın Hollywood ve pop müzikten sonra şiirde de kurulmasını yeni tespit ettiğini düşünüyor. Yanıldığı diğer nokta burası.
Şiirin ulusaşırılaşması için, “İş şiire gelince olmazmış sanıyorduk. Oysa o hep vardı” diyor Altan. Her zaman zaten varsa, bugün olduğunda neden garipseniyor gibi bir soru da ortaya çıkıyor.
Yazının son kısmında da bir tespit var:
"Neyse ki Franz Josef Czernin, Ulf Stolterfoht, Anja Utler, Herta Müller, Farhad Showghi ve daha birçok ad yerli yerlerinde duruyorlar. Şiir popu farklı ülkelerdeki benzerleriyle kaynaşırken avangart, deneysel, biçimsel açıdan bilinçli şairlerin kendi ülkelerindense başka ülkelerdeki benzemezleriyle ortak paydaları çok daha büyük ve heyecan verici."
Yani Erhan Altan, olumlu olarak andığı bu isimlerin diğer ülkelerdeki benzer stile sahip şairlerle “ortak bir zevk” oluşturmasının normal ve gerekli olduğunu söylerken, aynı müsamahayı şiirin popu diye adlandırdığı şairlere layık bulmuyor. Bu, kendi içinde çelişkili geliyor bana. Üstelik şu soru ortaya çıkıyor. Şiirin pop olmayanını, şiirin pop olanı görünür kılmıyor mu? Yani Erhan Altan’ın çalışma alanı da olan deneysel, avangart, biçimsel açıdan bir bilinci olan şairleri, tam da Altan’ın yaygınlaşmasını istemediği stil görünür kılmıyor mu? Şöyle de düşünebiliriz. Bir stadyum dolusu insanın arasında beş yüz kişi beyaz tişört giyse ve yan yana gelse ayırt ediciliği daha kolay bir küme oluştururlar. Fakat stadyumdaki herkes beyaz giyerse, kimse kimseyi ayırt edemez. Aklıma Real Madrid kale arkası geldi. Erhan Altan’ın yerinde o etkinlikte olsaydım, bunu deneysel, avangart şiir için olumlu olarak görürdüm.
Herkes alışılagelmiş bir şiir okurken, siz sahneye çıkıyor ve herkese garip gelecek bir şiiri okuyorsanız, sorulması gereken sorular farklıdır. Bunu Erhan Altan’a doğrudan söylemiyorum. Sizin orada tam olarak ne aradığınız, güzel bir soru. Ya da bunu bir performansa dönüştürmek isteyebilirsiniz, bu sizin için bir imkan olabilir.
Yazının son kısmında Erhan Altan’ın ismini saydığı şairler arasında Nobel Edebiyat Ödülü’nü 2009 yılında kazanan Rumen- Alman Herta Müller de var. Nobel ödülünü kazanma gerekçesi ödülün resmi sitesinde, “şiirin yoğunluğu ve düzyazısının sadeliğini kullanarak yerinden yurdundan edilmişlerin dünyasını tasviriyle” ifadesi ile açıklanıyor. Altan’ın yazısında bahsettiği, popun şiirini yazan şairlerin kolay çevrilebiliyor olması, demek ki diğer şairlerin ekosistemi için imkansız değil. Üstelik eleştirdiği şairlerden birçoğu, muhtemelen bahsettiği gibi bir “çeviri ortamı” kollayan şairler değil, bu sistemin bir oyuncağı olmayı reddeden şairlerden oluşuyor.
Yine Altan’ın olumlu olarak bahsettiği isimlerin çalışmalarını araştırdığımızda birçok resmi kurumdan ve vakıftan burs destekleri aldıklarını, uluslararası edebiyat festivallerinin “aranan yüzleri” olduklarını görüyoruz. Altan bu şairler için, “neyse ki yerli yerinde duruyorlar” ifadesini kullanıyor. Nasıl bir “yer” tanımlaması yapıyor belirsiz fakat avangart bir yer olduğunu söyleyemeyiz sanırım! Avangart ve deneysel edebiyat ne zamandan beri paranın su gibi aktığı bir alan oldu? Popun şiirlerini yazan şairlerin karşısına koyduğu şairler, uluslararası etkinliklerin daimi katılımcıları! Asıl aranan yüzler Altan’ın “neyse ki yerli yerindeler” dediği isimler olmasın?
*
Rap müziğin doksanlardan iki bin onların başına kadar Türkiye’de yaygınlaşmasına baktığımızda şunu görüyoruz. Amerika ve Almanya’da bu müziği yapan rapçileri dinleyen Türk müzisyenler – Ceza, Kartel grubu, 36 Boys- bu sesleri taklit ederek Türk rap müziğini başlattılar ve geliştirdiler. Bu müzik türü ilk çıktığı dönemlerde çok daha eleştirel ve agresif bir noktada dururken, bugünkü gibi popüler müzik ile iç içe geçmemişti. Şunu söyleyebiliyoruz ki, bu stil ulusaşırılaşması sayesinde Türkiye’de var oldu. Fena mı oldu?
İlk dönemlerinde pop bir noktadan yola çıkmışken popüler oldu yani. Rap’in yükselişi önlendi aslında. Kurnaz organizatörler ve menajerler neden oldu buna. Popülerleştirerek bu müziği piyasa koşullarına entegre ettiler ve bitirme noktasına doğru çektiler. Rap, Türkiye’de kaybetti. Ama müthiş bir yenilgi bu. Küçük stüdyolarda bir stil ürettiler ve bu stili tüm ülkeye kabul ettirdiler. Başlangıçta herkesi eleştirebilen Ceza sonlara doğru festival ve turnelerin aranan rapçisi oldu. Bir tanesi çıktı işin içine Demet Akalın’ı soktu. Büyü bozuldu.
Bir cümle de burdan Killa Hakan’a söylemem lazım. “Sevgili Killa, rapin böyle yaygınlaşması bir başarı değil bir yenilgi. Sistem sizi içerisine aldı ve yaygınlaştırdı. Eleştirelliğinizi zedeledi. Övünmek istersen bu yenilgi ile övün bence. Saygılar sana!”
Şiir ile bir paralelliği kurmak için bu konuya geldim. Altan’ın bahsettiği şey buna yakın bir uyarı gibi. Buna katılıyorum. Fakat bu işler çok uzun süredir festivallerde bu şekilde ilerliyor zaten. Mikrofonu eline alan kişiler zaten uzun süredir etrafa eleştiri sunmama potansiyeli olan şairlerden seçiliyor. Burada Altan, “neyse ki yerli yerinde duruyor” dediği şairlere de bu eleştiriyi getirebilmeliydi.
Ayrım şu noktadan kurulabilirdi. Bir tarafta kitch şiirleri diğer tarafa da kendi ifadesi ile “biçimsel açıdan bilinçli” şiirleri yerleştirseydi bu kavram kargaşası yaşanmaz olurdu. Kitch’in belli özellikleri Altan’ın sıraladığı dört özellikle paralellikler de taşıyor. Thomas Kulka’nın bahsettiği kitch bir sanat eserinin en bariz üç özelliği: 1. Kitch, duygusal yoğunluğu olan nesneleri ya da temaları tasvir eder. 2. Kitch tarafından tasvir edilen nesneler ve temalar, hemen ve çaba sarf edilmeden ayırt edilebilir. 3. Kitch, tasvir ettiği nesnelerle ya da temalarla ilgili çağrışımlarımızı temel ölçekte zenginleştirmez.[1]
Popun şiirini yazan şairlerin yazdıkları, bu üç kriterin de dışında kaldıklarında ne olacak peki? Kitch olmayacak. Onları pop şiir diye adlandırmakta hiçbir sorun görmüyorum. Pop şiir, rap müzik gibi popülerleştiği noktada bitme tehlikesi ile karşılaşsaydı, Orhan Veli gibi isimleri bugün okumuyor olurduk. Orhan Veli’den popüler şair mi var? Christopher Nolan’ın, David Lynch’in popüler olduklarını söyleyebiliriz. Bu onları değersiz kılmaz. Kitch’e güzel bir örnek olarak ben Yıldız Tilbe’yi veriyorum. Ona çok benzeyen Didem Madak’ı ise popüler kategorisine alıyorum. İsteyen Salvador Dali’nin bir soytarı mı yoksa iyi bir ressam mı olduğunu hatırlayabilir. Aradaki fark, Erhan Altan’ın çizdiği sınır gibi çok keskin bir sınır değil bence. Geçişken ve kesin tanımlamalara gelmiyor.
Asıl ortada bir borç varsa, yani şiir tarihinden bir şey alanların bu tarihe bir şey katmadıklarını sorunsallaştırıyorsak, öncelikle bu ulusaşırılığı üreten mekanizmaların deşifre edilmesi ile başlamalıyız. Erhan Altan kadar Almanya’da yazılan şiiri bilmiyorum ama o etkinliklere “beyzbol şapkası ile katılan” şairlerin, Altan’ın bahsettiği diğer şairlerden daha nitelikli eserler verme potansiyeli var gibi görünüyor.
Tamamen popun şiirini yazanları kendiliğinden iyi diyerek ayırt edemem elbette fakat menajerleri sayesinde oraya katılan isimler olduklarını da düşünmüyorum. En azından “çıkar şu şapkayı” demediklerine göre!
[1] Thomas Kulka, Kitch ve Sanat, s. 45, 51, 56, Altı Kırk Beş Yayınları
