Son 25 yılın tarihini düşündüğümüzde (2000-2026) milenyum başında ABD’nin Irak’ı işgali, internetin dünyada yaygın olarak kullanılmaya başlanması ve sosyal medyaya doğru evrilen elektronik devrimler, yapay zekada yaşanan hızlı ilerleme, insanlığın uzayda yaptığı keşiflerin muazzam derecede ilerlemesi, Korona virüs salgını gibi gelişmeleri görüyoruz.
Şiirin tarihine baktığımızda edebiyat ile birlikte bu gelişmelerden etkilendiği kuşkusuz. Bu soruşturmamızda sizlere sormak istediğimiz, bu gelişmelerin sonucunda yaşanan farklılaşmaların şairleri ve şiiri ne tür bir değişime sürüklediği olacak.
Şiir, bu değişimlere karşı -geçtiğimiz 25 yılda- ne tür bir pozisyon aldı? Bu etkileşimden sağ çıkabildi mi? Dünyaya cevap verme gibi bir pozisyonu varsa ya da bu değişimlerle hiç ilgilenmiyorsa, aldığı pozisyonlar açısından kendisini ilerletti mi?
Dijital dünyaya doğru ilerleyen şiir yayıncılığı, buraya bile isteye mi geldi? Yoksa bu bir “sürüklenme” şeklinde mi oldu?
*****
AZİMET AVCU
2000’ler sonrası Türk şiirini yakından takip eden, 2010’ların başından itibaren de bu şiir ortamının içinde üretim yapan biri olarak konuşuyorum. Türkiye’nin 90’lar boyunca yaşadığı krizler, 2001 ekonomik kriziyle birlikte bir zirveye ulaştı ve ardından koalisyon döneminin kapanmasıyla birlikte ülkede yeni bir siyasal ve toplumsal iklim oluştu. Bu yeni dönem, önceki kaotik atmosferden yorulmuş toplumda görece bir sakinlik, ferahlık ve istikrar beklentisi yarattı. Bu ruh hâlinin şiire de yansıdığını düşünüyorum. 2000’ler şiiri, büyük ölçüde bu “gerilimden uzaklaşma” arzusunun içinde, daha yumuşak, daha cesaretli ve daha kollektif bir iklimde filizlendi. Türk şiiri açısından bakıldığında, İkinci Yeni’nin 80’ler ve 90’larda kesintiye uğrayan etkisinin 2000’lerde yeniden bir dönüşüm ve yükseliş momenti yarattığını söylemek mümkün. Postmodern şiirin ve deneysel arayışların Türk şiirine görece geç dâhil olması, internet, bloglar, fanzinler ve alternatif yayıncılık sayesinde bir avantaja dönüştü. Medya ve fanzincilik, şiirin dolaşım alanını genişletti; şairin hem üretim hem de görünürlük imkânlarını artırdı. Bu dönem, politik söylemden bilinçli olarak uzak duran, “sanat için sanat” motivasyonuyla üretilmiş yoğun bir şiir birikimi olarak da okunabilir.
2010’lara gelindiğinde ise Gezi süreci ve sonrasında edebiyatın popüler kültürle kurduğu temas, dergi sayısındaki artış ve görünürlük patlaması, şiirin politik konumunu yeniden belirginleştirdi. Şiir, doğrudan kitleselleşmese bile, edebiyat alanı içinde kendine ait ayrı bir cephede, politik ve güncel hayatla temas eden bir pozisyon aldı. Buna karşın aynı dönemde, özellikle dilsel yenilik ve biçimsel risk alma açısından 2000’lerdeki atılımın kesintiye uğradığını düşünüyorum. Bugün, bireysel olarak bu gelişimi sürdürmeye çalışan güçlü şairler olsa da, genel anlamda parçalı, karmaşık ve yer yer kısır bir şiir ortamından söz etmek mümkün.
2020’lere geldiğimizde ise bu tabloyu kökten etkileyen yeni bir kırılma yaşandı. Pandeminin insanlar üzerinde bıraktığı ağır ekonomik ve psikolojik yıkım, ardından gelen büyük depremlerle birlikte bireylerin son yirmi yılda görece dışadönük olan tavrını yeniden içe dönük bir hâle sürükledi. Bu içe kapanma yalnızca bireysel psikolojide değil, şiirin üretim ve dolaşım biçimlerinde de belirleyici oldu. Matbu dergiler birer birer kapanırken, 2000’lerde şiire büyük bir hareket alanı açan fanzin kültürü neredeyse tamamen ortadan kalktı. Bu durum, şiirdeki bireyselleşmeyi daha da keskinleştirirken, yayıncılıkta dijitalleşmeyi zorunlu ve kaçınılmaz bir hâle getirdi. Ancak bu noktada önemli bir riskle karşı karşıyayız. 2020’ler şiiri, eğer bu içe dönüşü ve dijitalleşmeyi pasif bir kabullenişle sürdürürse, 90’larda yaşanan ve şiiri dar bir çevrede dolaşan kısır döngüye yeniden hapsolabilir. Bizim istemediğimiz tam olarak bu. Dijital dünya yalnızca bir kaçış alanı değil; doğru kullanıldığında yeni bir kamusallık, yeni bir karşılaşma ve yeniden bir araya gelme zemini de sunuyor. Bu nedenle şairlerin, ellerindeki dijital imkânları aktif biçimde kullanarak ya da yeni kolektifler ve birliktelikler kurarak bu alanı dönüştürmeyi denemeleri gerekiyor.
Son yıllarda dünya şiirini de daha yakından izlemeye çalışıyorum. Uluslararası edebiyat siteleri, Fransa, ABD ve İngiltere merkezli kült dergileri ve çevrimiçi yayınlar aracılığıyla çağdaş dünya şiirini takip ediyorum. Türk şiiriyle karşılaştırdığımda şunu net biçimde söyleyebilirim. Dilsel ve biçimsel yenilikler, disiplinlerarası etkileşim ve diğer sanatlarla kurulan ilişkiler bakımından dünya şiiri bugün daha cesur ve daha deneysel bir yerde duruyor. Buna karşılık Türk şiiri, içerik ve konu derinliği açısından son derece güçlü, hatta dünyanın en dinamik şiir geleneklerinden biri olmayı sürdürüyor. Ancak şiirin sanat dünyasıyla, görsel sanatlar, performans, müzik ve dijital estetikle kurduğu bağların zayıflığı, bu dinamizmin tekdüze bir hatta sıkışmasına yol açıyor.
Bu soruşturma bağlamında değerlendirildiğinde, Türk şiirinin son 25 yılda politik ve güncel hayatla bağını hiçbir zaman tamamen koparmadığını; ancak 2020’lerle birlikte bu politikanın daha çok bireyin kırılganlığı, travması ve hayatta kalma deneyimi üzerinden kurulduğunu söyleyebiliriz. Dijitalleşme ve yapay zekâ ile ilişki hâlâ temkinli ve çelişkili; şiir bu alanlardan zaman zaman faydalanıyor ama henüz kendini dönüştürmeyi bilinçli bir hedef hâline getirmiş değil. Belki de bu yüzden, ağır bir yıkıma uğramadan, kendi özgün hattını koruyarak ilerliyor. Türk şiiri dünya şiirinden geri değil; ancak kendi dilinde kalma ısrarı, onu uluslararası dolaşım ve görünürlük açısından sınırlıyor. Buna rağmen şiirimiz ilerlemeye devam ediyor: Bazen geleneksel kodlarla, bazen geçmişin izinde, bazen modernitenin tam ortasında; genç şairlerin sorumluluk alarak giriştiği yeni ses arayışlarıyla. Bugün, 25 yıl öncesine kıyasla daha bilinçli, daha dirençli ve dünya şiiriyle karşılaştırılabilir bir şiirimiz var.
Dijitalleşme şiire dar bir çevreden geniş bir alana yayılma imkânı sunsa da şairlerin bir araya gelme zorunluluğunu ortadan kaldırarak yeni bir yalnızlaşma biçimi de yarattı. Buna rağmen, şiir tarihi bize şunu hatırlatıyor. Şiir esasen sözlü, performatif ve kamusal bir sanattır. Yazılı kültürdeki ağırlığı sınırlıdır. Bugünün dijital araçlarını bu kökensel hafızayla yeniden düşünmek gerekiyor. Reels’lar, podcast’ler, ses kayıtları, performanslar ve disiplinlerarası işler şiirin doğasına aykırı değil. Aksine onun unutulmuş yönlerini hatırlatan imkânlardır. Kitap ve matbu dergicilik yok olmamalı; ancak dijitalin bir uzantısı olarak yeniden konumlanmalı. Şiir yayıncılığı buraya isteyerek gelmedi evet, bir sürüklenme yaşandı. Ama artık buradaysak, sürüklenmek yerine ayağa kalkıp bu alanı dönüştürmek zorundayız. Roman ve öykü için bu daha zor olabilir ama şiir, dijital dünyada var olabilecek en güçlü edebî tür. Çağdaşlarıma söyleyeceğim tek şey şu: Kalkalım ve şu şiiri bir patlatalım.











