Nazlı Karabıyıkoğlu-Kaymayan Yıldızdan Razı
Kaymayan Yıldızdan Razı
Behçetoğulları için,
Hiç
kimsenin çocukluğundan çıkamadığı kadar uzun
bir gecede ayak bastılar tekneye
hilale dönmeye bir dalga sesi kala ay
uykudaki çocukların açık ağızlarından ışığı
birinden ötekine aktarıyordu
yıldızların kaymakta bonkör olduğu
gecede bir aile gökte takılı kalmıştı.
kadının biri, gür bir horlamada,
derin bir nefes alışta ve rem uykusuna
sürüklenen annelerin boyunlarındaki
hörgüçte hayatı sil baştan kavrayıp
var oluşunu denize
salmaya can atıyordu.
uykuda kim nereye dönerse
ötekinin çocukluğu orada yatıyordu.
terlikleriyle ayakkabılarını hem ağır ağır hem de hızlıca
bir köşeye savurmalarıyla
sıkışmışlık, hiddet, zeminsiz kavgalar,
bomboş aşağılamalarla,
annelerin çocuklarını
doğurdukları anda yüzlerinde kurdukları benzerlikle
babalarına doğru itivermesi
birbirine karışıyordu.
o güne ve tekneye taşıdıkları şeyler vardı:
en başta dayakla yumruk, baba tekmesi, baba tokadı,
baba eliyle saçlardan sürüklenip duvarlara vurulan
kafalardan fışkıran cin fikirler,
zeki yalanlar, ayran beyazı doğruları söyleseler de
sonunda hep cezalandırılmalar.
I.
aile bir tekneye doluşmuştu,
her biri kendi öyküsünü suya bırakamadan
geçmişti güverteden pruvaya.
halbuki her biri tekneye sağ ayakla çıkmıştı.
çocukları taşkınlık yaptıkça, onlara bağırıp azarlamadan önce
kendi çocukluklarına dönüp bakan
her sözcüğünü tartan annelerle babalar
çocuklarının yaşlarındayken daha
görülmemeye ve duyulmamaya başlamışlardı.
kimisi sessiz bir babanın, silik bir ananın,
yahut hoyrat bir ağabeyin gölgesinden
henüz çıkıp yüzünü güneşe dönmüştü.
bazıları teknede açıkta yatınca
bir yıldızın kaymasından devşireceği
bir dileğin peşinde altı gece ürperip
sabaha karşı üşümüştü.
içlerinden birkaçı Kṣīra Sāgara’nın verdiği cesaretle
karanlık sulara girip mendirekten
ağır ağır bulanıp rakının beyazına
kayıp gitmişti
artlarında bembeyaz pespembe nebulalar.
II.
teknede bir kadın vardı, bir kadın
kamarasına inip bavulunu açınca
yedi ülkeden topladığı yalnızlığı
kıyafetlerine sinmiş kokulardan
ayırt etmeye çalışırdı
III.
ay yükselip düzensiz dağılmış tepelerin üstünden
kendini saklamaya başladıkça,
Utarid’in gölgelediği karanlık,
teknenin demir attığı koyu ele geçirmişti
bin yıllar öncesinde olsalardı ve hep beraber göğe baksalardı
orada kehanetler, bin anlama evrilmeye teşne anlamlar görürlerdi
fakat bir ömürlük insan takvimine göre
kendi tahayyüllerindeki cennetin
yerini çoktan değiştirmişlerdi
IV.
horlama bazen ne hoş şey diye düşünmüştü kadın
hele bir balığın zıplamasıyla senkronize gırtlaktan salıverildiğinde,
yalnızlığı silip atan horlamaların müptelası,
bir o kadındı.
V.
Mikenlerden kalma tarih yükünü
Ege’nin sessiz koylarından birinde denize saldılar
içine horlanmayı, terk edilmeyi, bitmemiş bir resmi,
doğum günü pastasının mumlarını üfleyen erkek çocuğunun
dişlerini gösteren gülüşünü sığdırdılar
kenarlarına iteleye iteleye hastalıkları, sağlıkları,
iyi ve kötü günleri sığdırdılar.
aldatmaları, terk edilmeleri, ya Fettahlarla ya Şafileri
yetinmediler, imkan el verdiğince orasına burasına
cenazeler, düğünler, kutlamalar, uzun geniş sofralar,
bale resitalleri, boşanmalar, karne törenleri,
voleybol maçları, resim sergileri ve veli toplantıları
öpücüklerle bağlayıp belkilere dayalı tasarılar sıkıştırdılar.
VI.
yıldızları açık seçik görebildikleri bir koy aradılar
kulaklarımız artık bir tek dalganın çırpınışını kaldırabilir
ve ancak göğün büyüsüne dönebilirsek
ilk semiyosfere de dönebiliriz
kararına vardılar kadınlarla çocuklar.
sırf bu yüzden çıpayı gözlerinin göğe karşı
fincan taşı gibi açılabildiği fiyortlara attılar.
VII.
ölüm, gelecek, yamuk umut
eksik hayat, kesintili akış,
anda kalmaya şartlanmış zihinler,
hepsi karışık, ayrı şarkı,
Ariadne’nin ipi ellerinde,
girift yazgıya iki yüz elli yaşında caretta bağladı
çarpınca kız çocuğunun kolu kulaç atarken bağaya
dolunaya varmaya bebek keçi melemesi kala,
kaymıştı son yıldız,
bavullar dolup taşmış,
teknedekiler bir bir ayak basmıştı geri karaya
bir kadın, yalnız, gidişini izlemişti yolcuların,
ayrılmasıyla beraber önce kadınlarla çocuklarla
sağır babaların
teknede terk edilemeye razı
kaymayan yıldızdan razı
beklentisizlikten razı
adı bazen memleket bazen Nazlı.
Nazlı Karabıyıkoğlu, 1986’da Ankara’da doğan Nazlı Karabıyıkoğlu yazar, akademisyen ve aktivisttir. Toplumsal cinsiyet politikaları, göç, hafıza ve toplumsal adaletsizlik gibi temaları ele alan beş kitabı yayımlanmıştır. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisans yapan Karabıyıkoğlu, Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg’de (FAU) İnsan Hakları Politikaları alanında ikinci yüksek lisansını tamamlamıştır.
Çalışmaları ulusal ve uluslararası ölçekte çeşitli ödüllere değer görülmüş; Avrupa ve farklı coğrafyalardaki edebiyat festivallerine, yazarlık programlarına ve uluslararası edebiyat etkinliklerine davet edilmiştir. 2021–2024 yılları arasında PEN Almanya bursiyeri olan Karabıyıkoğlu, 2020 yılında UNESCO Edebiyat Şehri programı kapsamında Prag’daki Kafka House Edebiyat Rezidansı’na seçilmiş; Avrupa’daki çeşitli uluslararası yazarlık programlarına katılmıştır.
Son romanı Elfiye, ABD edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmiş ve Janklow & Nesbit Literary Agency tarafından özel çeviri desteğine değer görülmüştür. Yazıları The Los Angeles Review, Asymptote, Circumference, Words Without Borders’ın yanı sıra Varlık, Notos ve Kitap-lık gibi ulusal ve uluslararası yayınlarda yer almıştır. Yaşamını Nürnberg ve İstanbul arasında sürdürmektedir.
